Kuran ve Ehl-i Beyt araşt. 13. böL


Tarih'in Mucizeleri Üzerine Bir Araştırma :



Bilimsel deneylerin ilimlerdeki son gelişmeler ve eski görüş deneylerin bir çoğunun ömrünün sona ermesiyle ile batı'da kötü tesir ve imaj yarattı. Bütün bu değişemelerin yalnızca deneysel ilimlerde olduğu ve dini inançlarında hiç bir ilgisi olmadığını halde bu değişmelerin bir gurubu bütün eski ilimler ve inançlar hakkında kötümserliğe sevketti. Bu kötümserliğin temelinde yüzlerce yıl boyu insanın düşüncesine ve ilim merkezlerine hakim olan eski teorilerin, tercübe ve deney gücüyle yanlış olduğunun ortaya çıkması yatmaktadır. Artık, ne o dokuz felekten, ne yerin merkez olduğundan ve ne de onlarca diğer görüşlerden hiç bir haber yoktu. Bunları görünce kalan dini ve ilmi inançlarımızında böyle olmadığını nereden bilelim ? diye düşündüler, ve daha da düşmektedirler.

Bu düşünce tarzı, bazı bilginlerin kalplerinde eski inançlar imajını ve hepsine karşı şüphe tohumunu serpti ve bu tohum kısa bir zamanda büyüyüp gelişerek bulaşıcı bir hastalık gibi bütün ilim merkezlerini sardı.

Diğer bir yandan da engizisyon mahkemesi ve kilise makamlarının katılıkları, bu kötümserliğin ortaya çıkmasınada, hatta gelişmesinde çok etkili oldu. Çünkü o zamanlar kilise, ilmi bir kanunun keşfine muvaffak olan bilginleri, Mukaddes Kitab'a (İncil)'e karşı çıkmak bahanesiyle işkencesiyle yok ediyordu. Açıktır ki böylesine bir baskı tepkisiz olamazdı. Kudretin, bilginleri eline geçtiği gün din ve dindarlığın fatıhasına okuyacaklarını daha ilk baştan kestirmek mümkündü. Nitekim öyle de oldu. İlim ilerledikçe, bilginler tabiaâttaki varlıkların arasındaki ilişkileri daha da bir anladıkça ve bir çok tabii olaylar ve hastalıkların nedenlerini keşfettikçe Allah'ın, Ahiret ve Mucize gibi metafizik meselerine olan inançlarda zayıflıyor, şüpheciler ve inkarcıların sayısı gittikçe artıyordu.

Bilginlerin yakalandıkları ilmi tebebbür sonucu, bazı tabiaat alimlerini bütün dini meselelerle tahkir gözüyle bakmaya başladılar. Artık İncil ve Tevratın mucizelerinden konuşmuyorlardı. Hz. Musa'nın asası ve parlayan bembeyaz elini ve Hz. İsa'nın Allah'ın emriyle ölüleri dirilten soluğunu birer efsane sayıyorlardı. Kendi kendilerine : "bir parça ağaç, diyorlardı, tabii bir nedeni olmaksızın ejdeha olabilir mi ? Veyahut bir dua ile bir ölü dirilir mi hiç ?

İlim sahasında ki başarılarının sarhoşluğunda bocalayan bilginler, bütün ilimlerin anatarını bulduklarını, bütün varlık ve olaylar arasındaki ilişkileri keşfettiklerini zannettiler. Bu yüzden bir parça kuru ağaç ile ejdehanın, yada dua ile ölülerin dirilmesinin hiç bir ilişkisi olmadığını düşünüyor ve bu gibi meseleleri, şüphe veya inkar ile telak ki ediyorlar.

Değerli araştırmacı ve büyük alim sayın Ayetullah Cafer Subhani'nin bize sunduğu Ebediyet nüru Hz. Muhammed ( s.a.v. )'ın hayatı kitabından belgelerinin gerçekliğinin doğrultusundaki belgelere devam edeceğiz. İnsan hayatında ki ,din, bilim ve felsefe'nin fonsiyonunu etkilerini ve ilim üzerindeki mucizelerin gerçeklik payını araştırmaya ve Hz. Muhammed ( s.a.v. )'ın hayatının gizli ve bilinmeyen yönleriyle devam edeceğiz.



Bazı Bilginlerin Düşünüş Tarzı :



Belirlediğimiz tarzda bilgin ve araştırmacı düşünür tarzı, bazı Mısırlı alimlerin de etkiledi. Bu yüzden tarihi ve ilmi araştırmaları tahlil ve tefsirde bu yönteme başvurdular. Bunun sebebi de, bu gurubun her şeyden önce Batılı bilginlerin düşünceleriyle aşına olmaları.

Bunlardan kimisi, hem Kur'an-ı Kerim ve kesin hadislere saygılı olmak hem de bilginlerin dikkatıni çekmek istiyorlar. Veya en azından tabii ilimlerin kanunlarıyla açıklamayan bir görüş seçmek istiyorlardı. Bir yandan Kur'an-ı Mecid'de tabii ilimlerle açıklanamıyan bir takım mucizelerin anlatıldığını görüyorlar, diğer yandan da ilim sebepleri ( duyu ve deney )' leriyle isbatlanmayan bir görüşü benimsemek onlara çok ağır geliyordu. Bu yüzden inanç ve ilim çatışmasına son vermek için, hem Kur'an ve kesin hadislerin zahirlerini korumak hem de ilmi kanunların tersine bir söz söylememek yolunu seçtiler.

Şöyle ki : Peygamberlerin bütün mucizeleri ve olağan üstü işlerini tabii ilimlere göre açıklamağa kalkıştılar, öyle ki bütün bunları tamamen tabii bir şey olarak görüntü halınde görürüsün. Bu durum hem Kur'an ve kesin hadislere saygılı kalmış hem de ilmin tersine bir söz söylememiş oluyordu.

Örnek olarak Mısırlı ünlü alim Muhammed Abduh'un Ashab-ı FİL öyküsü hakkında ki tevcihini burada naklediyoruz.

Diyor ki Abduh: "Ebrehe'nin askerleri arasında, sinek ve sivri sinek aracılığıyla nakledilen taş haline gelmiş balcıklar vesilesiyle çiçek ve tifus hastalığı yayıldı. Kur'an'da ki balcıktan taşlar'dan maksak da, rüzgar vasıtasıyla yayılan onlara bulaşan taş haline gelmiş zehirli balcıklardır ki, o canların ( sineklerin ) insanın bedenine dokunması neticesinde çiçek ve tifus mikropları deri yoluyla bedene girip, çok kötü ve irinli yaralar vücuda getirirler. Bunların, Allah'ın kuvvetli ordularındandır ki, ilim dilinde " mikrop" diye adlandırır."

Asrımızın yazarlarından biride, adı geçen alimin sözlerini te'yid için şöyle diyor : "Kur'an'da geçen "tayr "dan maksat mutlak "uçanlar" dır ve sinek veya sivri sineğe de şamil oluyor demektir.

Biz bunların sözlerini incelemeden önce, tekrar Fil ashab-ı hakkın da nazil olan ayetlere okuyucuların ve bu konularda araştırma dikkatini çekmek mecburiyetindeyiz. Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor, Fil Süresi :

"Fil ashabına Rabbi'n ne yaptı, görmedin mi ? Düzenlerini boşa çıkarmadı mı ? Onlara bölük bölük kuşlar gönderdi balcıktan taşlarla taşladılar onları. Sonunda onları yenilmiş, kemrilmiş yapraklar gibi etti."

Bu ayetlerin zahirinden anlaşılmaktadır ki Ebrehe'nin kavmi Allah'ın gazab ve kahrine uğramış ve ölümlerinin tek sebebi de, kuşlar vasıtasıyla onların üzerine dökülen o ufak taşlar olmuştur. O halde bu ayetlerin zahir ile çelişen her türlü açılamayı sıhhatine dair kesin bir delil olmaksızın kabul edemez ve Allah'ın ayetlerini o manaya yükleyemeyiz.



Söylenen Terciht'e Dikkat Edilecek Noktalar :



Tarihte gerçek olayların ört baş edilen olaylarında biri Fil olayıdır. Yapılan araştırmalar ve tercihlerin de tümünü, olay olarak göstermemekteler. Her nedensede bir türlü gerçeklerin yok olmasında ki hakikatları gaybi amiller yoluyla açıklanması gereken noktalar varsada eksik olarak bizlere aktarmışlardır. Çünkü onların çiçek ve tifus mikroblarıyla öldüklerni kabul etsek de,o zaman ki bilim dalındaki geneylerin eksiklilklerine neden göstermek amacıyla " bu kuşlar çiçek ve tifus mikroblarının o küçük taşlarda bulunduğunu nereden bilmişler de yem toplama yerine hep birlikte o küçük taşları toplamış, bir ordu gibi Ebrehe'nin askerlerini taşlamışlar ? " sorusuyla karşılaşacağız. Hal bu iken, olayın bütününü normal ve tabii bir olay olarak kabul etmek mümkün müdür. Acaba ? Eğer olayın bir bölümünü gaybi amiller ilahi iradeyla açıklamamız gerekiyorsa, artık diğer bir bölümünü tabii ve normal göstere bilmek için tevcihlere başvurmaya ne ithtiyaç vardır diye düşünüyorum ?

İnsanın düşmanı olan "mikrob" adında ki küçücük canlıların o zaman hiç bir kimseyle akrabalığı veya dostluğu yoktu herhalde. Bununla birlikte nasıl oldu da sadece Ebrehe'nin askerlerine saldırdılar ve Mekke'lileri tamamen unuttular ? Elimizde bulunan tarihlerin hepsi, kayıpların hep Ebrehe ordusundan olduğunu ve bu arada Kureyş ve Arabistan halkına en ufak bir zarar dokunmadığını yazıyorlar. Halbuki çiçek ve tifus, bulaşıcı hastalıklardandır ve tabiattaki çeşitli amiller vasıtasıyla bir yerden diğer bir yere intikal edebilir ve kimi zamanlar bir ülkeyi bile yok edebilir ?

Hal böyle iken olayı, normal saymak mümkün mü ?

Bu tercilerin mikrobun cinsinde ihtilaf etmeleri, sözlerlerini hiç bir delili olamdığını gösteriyor. Bazen veba ( kolera ) mikrobu diyorlar, kimi zamanda çiçek ve tifus hastalığı. Halbuki biz ihtilaf için sahih ve güvenilecek bir belge bulamadık, müfessirler arasında da yalnızca fikirlerin de değişik ve ayrıcalığı o da bu tercihçilerdendir bu ihtimalli vermiştir. Tarihçilerden de İbn-i Esir bu ihtimalı zayıf bir kavl olarak nakletmiş ve hemen reddine başlamıştır. El-Kamil,c. 1 sayfa. 263.

"Hayatu Muhammed" kitabının yazarı Dr. Heykel'in ( Mısır'ın eski kültür bakanı ) Ashab-ı Fil öyküsü hakkında açıklaması, hepsinden çok daha tuhaftır. Dr. Heykel, Fil Süresinin ayetlerini naklettikten sonra," ( Bölük bölük kuşlar gönderdi onlara ) ayeti gözünün önünde olduğu halde, Ebrehe'nin askerlerinin ölümü hakkında şöyle diyor : "Veba mıkrobu, deniz tarafından rüzgar vasıtasıyla da gelmiş olabilir." Diyor :

Eğer veba mikrobunu rüzgar getirmişse, öyleyse kuşlar ne diye askerlerin üstünde uçuyor ve o ufak taşların üzerine döküyorlardı ? Bu taşların onların ölmelerinde ki etkisi neydi ? Gerçekten de bu düşünce tarzına kapılmamalı, Peygamberler ve büyük ilahi kişilerin büyük işlerini bu şekilde tevcih ve te'vil etmemeliyiz. Aslında sadece tabii olguların arasında doğal ilişkileri keşfedebilecek tabii ilimler ile i'caz birbirinden ayrı iki şeydir. Bu yüzden, dini devletleşme bilgileri kısıtlı olan ve bu gibi meselelerden hiç haberi olmayan bir gurubu hoşnut etmek için kesin dini devlet ilkelerimizden vazgeçmemeliyiz.

Burada bu meselenin bağlanmasından yana olmadığımızın dileklerini belirtirkende iki konu hakkında açıklık getirmetende geri kalmıyacağız.

Yanlış anlaşılmasın ! Biz bu belgelerimizle halkın Peygamberler ve dinin ( devletleşme ) büyüklerinden nisbet edilen ve doğru dürüst bir belge olmayan, bazan de hurafe yönü olan ve Emevi saltanatın savunucuların bütün işlerin doğru olduğunu kastetmiyoruz elbette. Hedefmiz, elimizde bulunan kesin belgelerin getirtirdikleri gerçeklere dayanarak, Peygamberlerin tabiat ötesiyle ve insan dışı bilgi ve ilmin irtibata olduklarını isbap için günümüz tabii ilimleriyle açıklanamayacağı bir takım olağan üstü işlerin yaptıklarını isbatlamaktır.

Aynı zaman da mucizenin varlığın inanmakla illiyet (nedensellik) kanunlarında istisnaya kail olmuyoruz. Mezkur kanuna saygılı olduğumuz ve dünyadaki bütün olayların bir takım vücuda gelmediğine inandığımız halde bu gibi olayların da bir takım "gayr-i tabii" nedenleri olduğunu söylüyoruz. Fakat bu nedenler , ilahi kişilerin elindedir diye düşünüyoruz.

Onun için "duyu ve deney" ile bu çeşit nedenlerden bulunmamıştır, bahanesiyle onları inkar edemeyiz. Kısacası, Peygamberlerin olağan üstü işleri de nedensiz değildir, ve ancak normal tabii nedenlerle de açıklanamazdı zaten, artık "mu'cize" denilemezdi buna diye düşünyoruz. Yazan: imam DİKMEN



Her gün aşura!
Her yer kerbela.


Kuran ve Ehl-i Beyt araşt. Aşura makalesi. 1

Hz. Adem ( a.s. )'ın Varisi

İmam Hüseyin (a.s.): 1



Bugün 10 Muharrem Aşura günü değil matem günüdür.

Bismillahirrahmanirrahim

‘’Selam olsun sana Ey Allah’ın elçsi,

Ben senin yavrun ve kızı,

Fatıma’nın oğlu Hüseyin’im. Ben

Ümmetinin arasında onların

Hidayeti ve önderliği için,

Halife kıldığın torununum.

Ey Allah’ın Peygamber’i, şahid ol ki,

Onlar bana yardımda bulunmadılar.

Beni korumadılar. İşte bunlar,

Seninle yeniden görünceye dek var

Olan şikayetimdir.’’ İmam Hüseyin (a.s.)



Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en şerefli ahlâkıdır.


(Hz. İmam Ali a.s)


Şeyyid-uş Şüheda'nın (İmam Hüseyin'in) huzuruna gelerek:

"Ben günahkar bir kimseyim, kendimi günah işlemekten alamıyorum, bana nasihat et"

dediğinde


                    
           


İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Beş şeyi yap sonra dilediğin günahı işle:
a) Allah'ın rızkını yeme, istediğin günahı yap.
b) Allah'ın mülkünden ve hakimiyeti altından dışarı çık, istediğini yap.
c) Allah-u Teala'nın seni göremeyeceği bir yer bul, ne yapmak istersen yap.
d) Azrail canını almaya geldiği zaman teslim olma, o zaman gönlünün istediğini yap. e) Kıyamet günü cennetin maliki seni cehenneme götürmek istediğinde cehenneme gitme, ondan sonra arzuladığın işi yap.




           
Kim Hüseyin'im İçin Ağlayacak olursa!

Hz. Peygamber (s.a.a), İmamHüseyin (a.s)'ın şehit olacağını, diğer musibet ve sıkıntılarını kızı Fatıma (a.s)'a haber verdiğinde Fatıma (a.s) çok ağladı ve şöyle dedi:
"Bu sıkıntı ve musibetler ne zaman vuku bulacaktır?"
Peygamber (s.a.a); "Ben, sen ve Ali dünyada olmadığımız bir zamanda" buyurdular.
Fatıma (a.s) bu sözü duyunca ağlaması şiddetlendi. Sonra; "Kim Hüseyin'ime ağlayacak ve onun için ezadarlık edecektir?" dediğinde de Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:
"Fatımacığım! Ümmetimin kadınları, Ehl-i Beyt'imin kadınlarına, erkekleri de erkeklere ağlayacaklar. Her yıl onun ezadarlığını yenileyecekler (canlandıracaklar).
Kıyamet günü olduğunda sen kadınlara, ben de erkeklere şefaat edeceğiz.
Kim Hüseyin'in sıkıntı ve musibetine ağlamış olursa, onun elini tutup cennete götüreceğiz. Fatımacığım!
Kıyamet günü, Hüseyin'in musibetine ağlayan göz dışında bütün gözler ağlayacaktır; o göz cennet nimetlerine ulaşmak için gülecektir."
(Bihar'ul-Envar, c. 44, s. 292)




Aşure günü, neden en büyük musibet günü olarak tanıtılmıştır?

Abdullah bin Fazl-i Haşimi şöyle diyor: İmam Sadık (a.s)'a; “Neden Resulullah'ın son vefat günü, Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s), Hz. Hasan vs. İmamların şahadet günleri değil de
sadece Aşura günü en büyük musibet, gam, üzüntü ve matem günü olarak tanıtılmıştır?” dediğimde şöyle buyurdular:

“Bunun sebebi şundan ibarettir: Ashab-ı Kisa (Âl-i Aba) Allah katında insanların en değerlisi idiler. Bunlar beş kiydiler: ‘Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s), Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s).’ Hz. Peygamber (s.a.a) vefat ettiğinde gerçi musibet çok büyüktü, ama Ashab-ı Kisa'dan dört kişi yaşıyordu, bunlar halkın mercii ve sığınağı idiler. Hz. Fatıma (a.s) şahadete eriştiğinde musibetin çok büyük olmasına rağmen halk Ashab-ı Kisa'dan üç kişiyi kendi aralarında görüp ihtiyaç duyduklarında onlara sığınıyorlardı. İmam Ali (a.s) ve İmam Hasan (a.s)’da da durum aynıydı. Ama İmam Hüseyin (a.s) şehit olduğunda, Ashab-ı Kisa'dan halkın mercii ve sığınağı olacak kimse kalmamıştı. Bundan dolayı İmam Hüseyin (a.s) bekası Ashab-ı Kisa’nın bekası olduğu gibi, onun şahadeti de onların hepsinin şahadeti gibiydi. Bu sebepten dolayıdır ki Aşura günü, gam, üzüntü ve matem açısından günlerin en musibetlisi olarak tanıtılmıştır.”

Abdullah bin Fazl-i Haşimi sözünün devamında şöyle diyor: Ben İmam Sadık (a.s)'a; “Öyleyse İmam Seccad (a.s) için ne diyorsunuz?” dediğimde şöyle buyurdular:

“İmam Zeyn'ul- Abidin (a.s), İmam ve halka hüccetti. Fakat Resulullah (s.a.a)'i görmemişti, onun ilmi baba ve cetlerinden miras olarak ona yetişmişti. Ama İmam Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s), İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) Hz. Peygamberle uzun süre birlikte olmuşlardı. Halk da onları Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte görmüştü. Bundan dolayı Onlardan birini gördüklerinde,
Hz. Peygamber (s.a.v)'in hatıraları, söz ve davranışları onlar için canlanıyordu.”

(İlel’uş- Şerayi, c. 1, s. 264)


Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

Allah'ım! Seni görüyormuşum gibi beni kendinden korkut ve beni takvayla saadete kavuştur; sana karşı günah işleyerek kalbimi katılaştırma,
takdirlerinde bana hayır ve bereket ver ki geciktirdiğin şeyin bana acele verilmesini ve acele verdiğin şeyin de geciktirilmesini istemeyeyim.
Allah'ım! Nefsime zenginlik, kalbime yakin, amelime ihlas, gözüme nur, dinimde basiret ve bilinç ver ve azalarımı güçlü kıl, kulağımı ve gözümü
(işiten ve gözümün nuru çocuklarımı) benim iki mirasçım kıl ve hakkımda zulmedene karşı bana yardım et ve
bunda intikam ve galibiyetimi bana göster ve gözlerimi aydınlat.
Allah'ım! Sıkıtımı gider, kusurumu ört, hatalarımı bağışla, şeytanımı benden uzaklaştır,zimmetimi serbestliğe çıkar (üzerimde hiçbir hak kalmasın);
ve ey Rabb'im, dünya ve ahirette benim için yüksek bir derece ver.
Allah'ım! Beni yaratıp, duyan ve gören yaptığın için sana hamd olsun. Beni yaratmaya ihtiyacın olmadığı halde hakkımda bir rahmet olarak
beni yarattığın ve azalarımı birbirine uygun, düzgün kıldığın için sana hamdolsun. Rabb'im; beni icat ettiğin ve yaratılışımı dengeli kıldığın gibi;
Rabb'im, beni yarattığın ve yüzümü güzel kıldığın gibi; Rabb'im, bana ihsanda bulunduğun ve afiyet verdiğin gibi;
Rabb'im, afetlerden koruduğun ve muvaffak kıldığın gibi; Rabb'im, nimet verdiğin ve hidayet ettiğin gibi;
Rabb'im, seçtiğin ve bütün hayırlardan verdiğin gibi; Rabb'im, beni yedirdiği ve içirdiği gibi;
Rabb'im, ihtiyaçsız kıldığın ve hoşnut ettiğin gibi; Rabb'im, bana yardım ettiğin ve izzet verdiğin gibi;
Rabb'im, bana keramet elbisesi giydirdiğin ve yarattığın şeylerden yeteri kadar bana verdiğin gibi
Muhammed ve Ehl-i Beyt'ine rahmet eyle ve bana zamanın sıkıntıları, gece ve gündüzün çekişmeleri karşısında yardım et.
Beni dünyanın ıstıraplarından ve ahiretin kederlerinden kurtar ve yeryüzünde zalimlerin yaptıkları -kötülükler-den beni koru. Amin!.



(AREFE GÜNÜNDE İMAM HÜSEYİN'İN (A.S) DUASI )


Aşüra Günü Bayram Değil, Yas ve Matem Günü’dür!...



Canımızdan daha değerli nefsimizden daha efdal önderliğimizden daha önderliğe laik, Hak’ku Teala tarafından bizlere İmam tayın edilen Ehl-i Beyt imamları’nın sekizinci imamımız, İmam Rıza (a.s.) şöyle nakl etmektedirler:

‘’Her kim Aşüra gününü kendine musibet, acı hüzün ve ağlama günü edinirse, Alllah (c.c.) kiyamet gününü ona neşe ve sevinç günü kılar. Her kim’de Aşüra günü (yas tutma amacıyla) kazancı (çalışmayı) terk ederse onun dünya ve ahiret istek ve dilekleri ile ilgili tüm duaları kabul olur. Her kim Aşüra gününü musibet, hüzünle ve ağlamakla geçirirse, yüce Allah kıyamet gününü için kurtuluş, sevinç günü kılar ve bizi cennetlerde görmekle gözü aydınlanır.

Ve yine Her kim Aşüra günün bereketi yani (bayram) günü bilir ve evinde herhangi bir şey biriktirir ve evine bir şey alırsa, Allah biriktirdiği şeyi ona mübarek kılmaz ve kıyamet günü ise Yezid, Ubeydullah ibn-i Ziyad ve Ömer ibn-i Sa’d ve onları o makamlara getirenlere (Allah’ın laneti onlara olsun) ile mahşere getirir ve cehennemin en alt tabakasında ona ver verir.’’ Hz. İmam Ali Rıza (a.s.)


O’nun içindirki biz müslümanlar başta olmak şartıyla Aleviler, sünniler ve Şialar eğer Aşüra gününü çorba ile değilde Şeyyidlerin efendisi şeyyid’us Şühâde imam Hüseyin (a.s) ruhları için 10 Muharrem’de helva pişirirsek ve O’nun o kutsal Ruh’una fatifa okur ve Yezid ve Yezid taraftarlarına ve onları o makamlara getirenlere lanet okursak, inanın ki daha makbule geçer. Ve aynı zamanda da Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti şefâatından da marum kalmayız.

Evet bugün 10 Muharrem yani Arapçası (Aşura)’dır. Bugün insanlık tarihinde zalime baş kalkırmış tüm dünya müslümanlarıne tüm dünya insanların özgürlüğene baş kaldırmanın günüdür. Bugün kişi ve özgürlüğünü kayb etmiş eziklik altında kalmış özgür insanların haykırış günüdür. İster Filistinde olsun, ister Irak’ta olsun, ister dünyanın herhangi bir bölgeseinde veya herhangi bir emperyalist faşist düşünce rejimlerinin emirlikleri altında olsun, onların bugün kü yapılan mücadelelerden ders alarak özgürlükleri için haykırışları günüdür.

İmam Hüseyin (a.s.) dünya insanların üzerindeki özgürlük mücadelesinin şelalesidir. O’nun yapmış olduğu bağ kaldırış O günün Yezid’in korkusu olduğu gibi, bugününde emperyalist faşist güçlerin korkusu olacaktır.

O bir şereftir. O’nun şerefli ve hasiyeti insanlar üzerin başı dik, fikri açık, kalbi temiz ve gurur örneğidir. O’nun yapmış olduğu mucadele O’nun evlatları şia’ları ve tüm dünya müslümanları ile kölelikten kurtulmak için mucadele veren her kes içindir.

Gelin canlar! İmam Hüseyin (a.s.) kendimize ve bizden sonra gelecek neslimize bir önder ve örnek tutarak, Aşüra gününü çorba ile değil?... O’nun ruh’una ve O’nun cedlerinin ruh’larına şad olmaları için 10 Muharrem günü helva yapalım. Böylelikle Yezid ve Yezid gibi emperyalist idareci rejimlerin suratlarına bir yumruk gibi vuralım. Yazan. imam Dikmen



Her gün aşura! Her yer kerbela.

Kuran ve Ehl-i Beyt araşt. Aşura makalesi. 2

Hz. Adem ( a.s. )'ın Varisi

İmam Hüseyin (a.s.): 2


Aşura Günü mü?, Aşure Çorbası mı?


Aşura Günü mü?, Aşüre Çorbası mı?
Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmaları olarak yapmış olduğumuz belgelerin gündem konusunu yapmak için elbette doğrularla beraber müslüman halk kitlelerine ve diğer ehl-i iman araştırmacı halklara açık ve net olarak söylemeyi temel hedef yapılmış olan çalışmalarmız her yıl Muharrem ayında yapılan bir yanlışlığı da düzeltmek amacıyla bu makaleyi kaleme almıyı uygun görmüştür.

Onun içinde ilk etapta yapılması gereken konunun gerçek anlamını anlamak içinde Hicri takvinin kim ve ne zaman zarfında yürürlüğe konulmuş olduğunu öğrenmektir.

Evet dikkat edilirse müslümanlar tarafından her yıl Muharrem ayında ve özellikle de Muharrem ayının 10. Gününde halkın birbirlerine adına Aşure çorbası yada tatlısı denilen bir yiyeceği ikram ettiği hatta bazen birbirlerini kutladıkları görülür.

Bunun sebebi ve nedenini sorulduğunda da çoğunlukla “Bugün öyle mübarek bir gündür ki! Adem bu gün yaratılmış, yerler, gökler, melekler bu gün yaratılmış, Hz.Nuh gemiden tufandan bugün kurtulmuş, Hz.Yusuf zindandan bu gün çıkmış, Hz.Yakup’un gözleri bugün açılmış, Hz.Yunus bugün balık karnından kurtulmuş, Hz.Musa bugün firavundan kurtulmuş vs vs vs “cevabını alıp;temelsiz,uydurma yada saçmalıkları sürekli olarak duyar yada dinlersiniz.Yine ‘Güya Hz.Nuh’un kurtulunca gemideki hububatı karıştırıp dağıtmış ve insanları kutlamış!’olduğu anlatılır durur.Ve yine dikkat edilirse kendisini Şia ve alevi yada sünni kabul eden herkesin olayı bu şekilde izah edip sanki güzel bir iş yapıyorlarmış gibi birbirlerine aşure tatlısı dağıttıklarını da görmekteyiz.

Ne nedense ve hikmetse bunu sadece anadoluda değil tüm müslüman ülkelerinde ve bunların dışındaki gayri muslim ülkelerde de bu sözlere inananlar bulunmaktadır. Nitekim bu konuyu hakında Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmaları olarak değerli kardeşlerimizden Aliyy’ul Kaarı ve Dr. Muhammed Ayeti ve yine değerli araştırmacı ve yazar sayın Ayatullah Murtaza Mutahhari ve yine değerli araştırmacılardansayın Âllame Seyyid İbn-i Tavus gibi ustadların kitaplarında bu uydurmalarla ilgili bir çalışma yapmayı uygun gördük.Ve ayrıca ‘Mevzuatu Kebir’isimli kitabından yararlanmayı doğru bulduk..


Gerçektende İslam Tarihinde



Muharrem Ayı Hicri Takvimi Varmıdır?

Hicrî Takvim (Arapça: تقويم هجري), İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç olarak kabul edilen Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicri Takvim; Hicri Şemsi ve Hicri Kameri Takvim olmak üzere ikiye ayrılır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) ve beraberindekilerle, Safer ayının 27. günü Ebubekir ile birlikte  Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den ayrılmış, ve 4 gece Sevr Mağarası'nda kalmış, 1 Rebiülevvel Pazartesi günü Sevr Mağarasından Medine'ye doğru yola çıkmışlardır. 8 Rebiülevvel / 20 Eylül 622 Pazartesi günü Kuba köyüne gelmiş, burada Kuba Mescidi'ni inşa etmiş ve 12 Rebiülevvel Cuma günü Medine'ye doğru hareket etmişlerdir.

Evet burdanda anlaşılmaktadır ki Hicri yılı veya hicri takvimi diye bir şeyin olmadığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Eğer Hicri takvimi gerçeği var ise de bu da Muharrem ayı değil de Safer ayının 27. olma gereğini duymaktadır. Demek oluyorki biri veya birileri tarafından bu konunun mesele şekliyle el atıp Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yapmış olduğu İslam devletinin tarihini değiştirilmiş olması ve O’nun yapmış olduğu mucadelesini baltalamaktır. Ve yine aynı şekilde çalışmalarımıza devam edeceğiz.

İslam Devletleşme şeklini Emevi saltanatçıların dilek ve arzuları üzerine alan ikinci halife Ömer b. Hattab zamanında Hicretin 17. yılında alınan bir kararla Hicretin olduğu yıl Hicri Takvimin 1. yılı ve o yılın Muharrem ayı da Hicri Kameri takvimin yılbaşısı kabul edilmek suretiyle, o yıl 1 Muharrem'in rastladığı 16 Temmuz 622 tarihi de Hicri Kameri Takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Uygulamada Hicri Takvim olarak bu bilinmektedir. İslam ülkelerinde kullanılan Hicri takvim Muhammed (s.a.v.)'in M.S. 622'de Mekke'den Medine'ye hicretiyle başlar. Hicri - Kameri takvim, ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanır. Bir yıl Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce adı verilen 12 aydan oluşur. Her bir Kameri ay yaklaşık 29.5 gün sürer ve bir Kameri yıl 354 gün olarak elde edilir. Bu nedenle Kameri takvimde 6 adet 29 günlük 6 adet 30 günlük ay bulunur. Hangi ayların 29 ya da 30 gün süreceği ayın fazı göz önünde bulundurularak Şeyh ül İslam tarafından belirlenir.

Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12 Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha uzundur. 30 yılda bu hata 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli yıl oluşturulur. 355 günlük yıllar son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 yılda bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir.

Kameri yılın ortalama vakti günlerin yıllara göre dağılımından (19x354+11 x 355) / 30=354 gün 8 saat 48 dakika olarak hesaplanır. Bugün kullanılan güneş yılı yaklaşık 365 gün 5 saat 48 dakika olduğundan Kameri yıl güneş yılından yaklaşık 10 gün 21 saat daha kısadır. Buna göre, 1 Kameri yıl güneş yılının 0.9702 katına, 1 güneş yılı Kameri yılın 1.0307 katına karşı düşer. Ayrıca hicret 15 Temmuz 622'de gerçekleştiğinden, kameri takvimin miladi takvimine göre 621.536 yıl kadar faz farkı bulunur. Eğer örneğin 1 Ocak 1993'ün hicri takvimdeki karşılığını bulmak istersek yukarıdaki değerlerden (1992-621.536) x l.0307=1412.5372 buluruz. Hicri takvime göre 1412 yıl geçmiş olduğundan bu tarih hicri 1413 yılına karşı düşer.

Hicri takvimin haricinde Osmanlı İmparatorluğunda 1678'den sonra maliye ile ilgili işlerde Rumi takvim de kullanılmaya başlanmıştır. Mali yılın başlangıcı 1 Mart olarak kabul edilir. Rumi yıl 365 gün olup güneş yılına karşı düşen miladi yıl ile eş uzunluktadır. Rumi yıl her 33 yılda 354 gün olan hicri yılı bir yıl geçer. Bu farkı gidermek için Rumi yıldan her 33 yılda bir hicret yılı düşülür; buna sıvış yılı denir. Her iki takvim arasında ayrıca 13 günlük bir fark bulunur. Ayrıca Rumi yıl miladi 584'te başlatıldığından Rumi yılı bulmak için Miladi yıldan 584 çıkarmak gerekir. Aylar Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrini-evvel, Teşrini-sani, Kanuni-evvel, Kanuni-sani, Şubat olarak adlandırılır. Örneğin Miladi 1 Ocak 1993 tarihi Rumi 19 Kanuni-evvel 1408 tarihine karşı düşer.

Osmanlı İmparatorluğunin sonuna kadar mali işlemlerde kullanılan Rumi yıl 1925'te Miladi takvim yılının kabul edilmesi üzerine terk edilmiştir.

Bu Takvimlere Bakarak

Artık Yıl Yıl Değiştirebilirsin?

Hicri takvimlerde de miladi takvim gibi artık yıllar mevcuttur. 30 yılda yaklaşık 11 günlük bir gerileme yapmaktadır. Bu gerilemeyi düzeltmek için 30 yıllık dönemde 2, 5, 7, 10, 13, 15, 18, 21, 24, 26 ve 29 yılları 355 gün, diğer yıllar ise 354 gün çekmektedir.

Örnek olarakta şunuda hesaplaya biliriz: Türkiye'de yılbaşı ayının Ocak oluşu 1925, 1 Ocak'ın yılbaşı tatili olması da 1935 tarihindedir.

Ve Yine Bu Şekil’de Kameri Yılın Hesaplanması?

Hicri yıl miladi yıldan ( 365.2422 - 354.367 =) 10.8752 gün daha kısa olduğundan aylar da bazen 29. bazen de 30 gün çekmektedir.

Daha detaylı Miladi Takvimini çevirme?

Milâdi yıl = (hicrî yıl x 32/33) + 622 formülü ile bulunur. Mesela: 1000 yılının % 3ü 30 eder, geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 eklenince karşılığı olarak milâdî 1592 yılı bulunur. Milâdî yılın hicrî yıl karşılığını bulmak için de şu formül kullanılır: Hicri yıl = (milâdî yıl-622) x 33/32, meselâ; (1453-622) x 33/32 = 857 sb gibi olur.

Hicri Şemsi Takvimine Gelnice?

Bu konular hakında Daha çok bilgi için:


Rumi Takvim ve İran Takvimlerine Baş vurabilirisin?

Hicrî Şemsi Takvime Türkiye'de Rumî Takvim-i de denir. Hz. Peygamberin (s.a.v.) Medineye ulaşmak üzere Kuba köyüne geliş günü olan miladi 20 Eylül 622 tarihini, Hicri yıl başlangıcı olarak kabul eden, Arapça'da güneş anlamına gelen Şems kelimesinden de anlaşılacağı üzere, dünyanın güneş etrafındaki dolaşımını esas alan bir takvimdir. Daha fazla bilgi ve kaynakların burda veril kitaplardan alabilirsiniz.

Rumi takvim Osmanlı İmparatorluğunda miladî tarihiyle 13 Mart 1840 tarihinde kabul edilmiş ve o gün karşılığı olarak Rumî takvimde 1 Mart 1256 günü olarak saptanmıştır. Rumî takvim miladî takvim gibi bir güneş yılını esas aldığı için, Rumî takvim Hicrî (Kameri-ay) takviminden farklı olarak miladi yılın sabit olarak 13 gün geriye giderek takip etmek mümkündür. Rumî yılbaşı olarak 1 Mart günü kabul edilmiştir.

Daha sonra Türkiye'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilen 26 Aralık 1925 tarihli 698 sayılı kanunla Rumi Takvim yürürlükten kaldırılmış ve 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren Miladi Takvim'e geçildi.

8 Şubat 1332 R. tarihinde alınan bir kararla, Julyen Takvim esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak, yerine Gregoryen tavimi esaslı Rumî takvimi düzenine geçilmiştir. Gregoryen takviminde yılbaşı 1 Mart yerine 1 Kanunisanî (Ocak) olup, gün sayısı da 13 gün ileridedir. Alınan karar uyarınca 15 Şubat 1332 tarihinden sonra 1 Mart 1333 günü ilan edilerek, aradaki 13 günlük fark ortadan kaldırılmış oldu. 1333 yılı teknik olarak sadece 10 ay sürdü ve 31 Kanunievvel (Aralık) 1333 tarihinde sona erdi. Bu günü takip eden 1 Kanunisani (Ocak) günü 1334 yılının ilk günüydü.

Bunun için hesaplamalarda, 1334 Rumî yılından önceki tarihlerde Miladî yıla çevirim yapmak için gün sayısına 13 gün ilave edilmeli ve ilave edilen gün sayısı ile birlikte Ocak ya da Şubat aylarına tekabül ettiyse, yıl sayısında 585, diğer aylar içinse 584 yıl eklenecektir. 1334 Rumî yılı ve daha sonraki tarihler için sadece 584 yıl ilave etmek yeterlidir. Gün sayısında değişiklik yapmaya gerek yoktur.

Bunun yanıda halen İran İslam Devleti'nde hala bir Hicri (Şemsi) takvimi kullanılmaktadır. Ülkenin gündemleri bu takvime göre düzenlenir ve resmî evraklarda bu takvim kullanılır.


Acaba halen neden ve ısrarla

Muharrem ayı hicri yılın

ilk ayının adıdır denilmektedir?


Bilindiği gibi Aşura kelimesi arapça’da sayı olarak 10. gün anlamına gelmektedir.Ve yine bilindiği gibi Hz. Hüseyin (a.s.)’ın hicri 61.yılda Muharrem ayında Kerbela çölüne ulaşmış ve 10. günde de şehit olmuştur. Peki nasıl oluyor da İmam Hüseyin (a.s.) gibi Allah ve Resulü katında övülmüş mübarek, masum bir kişi katlediliyor da insanlar hele de müslümanlar! O günü bayram ilan edebiliyor ve kutluyorlar?

Çünkü bu meselenin altında inanmak istemediğimiz gerçek olguların olduğunu göstermektedir. Eğer Hicri yılı veya Hicri takvimi olarak kabul edilmesi gereken ay varsa o Muharrem ayı değilde Sefer ayın 27.si olması gerekir. Ve yine varın siz araştırmacıların düşünmesi gerekir ki, bunun altında çok büyük nedenler yatmaktadır. Elbette biz bu araştırmamızda bu konunun tamamı değilde bazı önemli ip uçlarını vermekle yetineceğiz.

Hz. Muhammed (s.a.v.) sağlıklarında ve İslam devletinin Vahiy’e dayandırarak gerçekleştirecek olan bir cumhurriyetin temelini sağlam atmasıyla bazı konu ve meselelerininde habercisi olmuştur. Bunlardan en önemli olan meselelerinin içinde kendi soy seceresininde garantiliğini ve ondan sonra bu devletin başına gelebilecek kişi ve kişilerin kimlerin olduklarının bildirilmesiydi.

Bu amaçlada kendilerinden sonra olabilecek vahşetlerin haberleri gün ve tarihleri ile beraber bildirmesi Emevi saltanatçılarının ilerde deşetlere yol açabileciğininde haberini vermiş olması idi. Bunların başından biride en önemli yeri teşkil edebilecek ve İslam devletinin bayrağı ve sancağının ayakta tutabilecek kişilerden biride İmam Hüseyin (a.s.)’dı. Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’ın şehâdeti hakında sayısız hadis kaynakların ve bilhasa kutsal kitabımız olan Kurân’ı Kerim’de de ayet ilkeleri ile tesbitler yer vermektedir.

Ve dahası o gün insanlık tarihinin en vahşet görüntüleri sergilenmişken, İllahi ki, tüm güzel şeylerin o güne yani 1 Muharrem günene denk geldiğini! söylenebiliyorlar? Sizce burada bir tuhaflık yok mu?

Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmaları olarak sizlere sayısız belge ve kaynakların sunulumuyla ispat edebilecktir. Hayır çünkü Aşura günü Burda bu konu hakında bir belirtme yapmadan geçeiyeceğim. Büyük araştırmacı ve yazar aynı zaman biriminde de büyük bir alim olan sayın Ayatullah. Murtaza mutahhari’nin Altı makale kitabında belirtmiş olduğu Arap Emeviliğin temel devletleştirme değiştirmesinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hadislerine yasak getirerek uydurma hadisleri yazdırarak ve aynı zaman biriminde de çok sayıda kütüphaneleri ateşe vererek yakıp, en başta Ehl-i Beyt hakındaki hadisleri yok olmasına nedende müslüman alemin gözünde kendi soyu ve Arap milliyetçiliğiyle Muaviye’ye ve Ondan sonra da O’nun oğlu olan Yezid’e zemin hazırlamıştır. Bu nedenlede Yezidin başını çektiği küfür ve münafık grubu birçok sahte hadis! Uydurarak kendi yaptıkları musibeti bayrama, kutlamaya çevirmek istediler ve tüm insanlara bu sahte kurtuluş masallarını anlatarak musibetlerini örtmek, kafa karıştırmak istediler.Ve ne acıdır ki kısmen de olsa başarılı oldular.

Hatta Ehli Beyt evlatları ve dostlarından ve Şia’larından bilinçsiz ve eğitimsiz kalmış bir kısmını dahi bu oyuna alet ediyorlar. Dikkat ettiniz mi Muharrem ayının 10. günü geldiğinde artık sadece tatlı dağıtılmıyor ve sözüm onlara bazı dernekler kuruluşlar ve hatta mescitler özel törenlerle bazı gerçek olmayan vadlerde bulunarak yapıyorlar sazlar çalınıp, semahlar dönülüyor. Ve yine dikkat edilirse bu törenlere üst yetkililer, ilahiyatçılarda memnuniyetlikle! katılıyorlar. Ne acıdır ki Hz. İmam Hüseynin (a.s.) şehit edildiği gün kutlamalarla!, yeme içme ve halaylarla anılıyor.

Oysa Bir Ehli Beyt evladı dostu yada Şia’sı o gün ne yapmalıdır? sorusunun cevabı birçok tarihi nakilde açık açık veriliyor. Ama cahil bırakılmış halk’ın ve duyarsızlaştırılmış Müslüman aydınlarının bunlardan haberi olmuyor, ve bu gibi gerçeklerden haberdar olan araştırmacılarda susturularak konuşturulmuyor.

Ehlibeyt’in büyük alimlerinden olan Merhum Şeyh Mufid şöyle diyor: “Muharrem ayının onuncu gününde Hz. Hüseyin (a.s) şehit edilmiştir. İmam Cafer-i Sadık’tan gelen rivayetler gereğince bu günde neşeden uzak durmak, yas merasimleri düzenlemek ve öğle oluncaya kadar bir şey yiyip içmemek ve öğleden sonra, sadece yaslı insanların yediği içtiği miktarda bir şeyler yemek gerekir.” Vesail-üş Şia c.10, s. 394. Ve daha fazla belgelerinde verilmesi acısında Kuran ve Ehl-I Beyt araştırmalarının gereği olacaktır.

Ve yine Ehlibeytin büyük ulemalarından olan büyük araştırmacı hadisçilerinden olan Şeyh Saduk İmam Rıza (a.s)'ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Aşura gününü kendisine hüzün ve musibet ve ağlama günü yapan kimseye, Allah kıyamet gününü sevinç ve neşe günü kılar.” İlelu’ş-Şerayi, S.227. Şeyh Saduk kendi senediyle İlelu’ş-Şerayi ve Emali kitaplarında Cibille-i Mekkiye’den şöyle devam eder:

“Hz. İmam Ali (a.s)’ın sır dostlarından olan Meysem Temmar’dan şöyle nakleder: Allah’a yemin olsun ki bu ümmet kendi peygamberlerinin torununu Muharrem ayının onuncu günü öldürecekler ve Allah’ın düşmanları o günü bereket günü yapacaklar. Bu iş Allah’ın ilminde geçmiş kesin kazalardandır. Hz. İmam Ali’nin bana öğrettiği ilim üzere ben bundan haberdar oldum.

Ve yine Hz. İmam Ali (a.s.) bana bildirdi ki, tüm yaratıklar hatta çölün yırtıcı hayvanları, denizdeki balıklar ve gökte uçan kuşlar bile Peygamber’in torununa ağlayacaktır. Bu hadis hemen hemen tüm Ehl-i Sünnet kardeslerimiz kaynak kitaplarında bulunmaktadır.

Güneş, ay, yıldızlar, gök, yer, insan ve cinlerin mü’min olanları göklerdeki tüm melekler Rıdvan meleği (cennetin koruyucusu melek) ve cehennemle görevli olan Malik, tüm koruyucu melekler, gök ve arşı koruyan meleklerin hepsi Hz. İmam Hüseyin (a.s.)'e salavat getirip ağlayacaklardır.

Ve daha Sonra Meysem şöyle nakl ettiler: Allah’a ortak koşanlara, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere Allah’ın laneti gerekli olduğu gibi Hz. İmam Hüseyin(a.s.)’i kaltedip öldürenlere de bu lanet gerekli olmuştur.
Cibille diyor ki Meysem’e “Nasıl halk Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’in şehâdet gününü bereket günü bileceklerdir?” diye sordum.

Meysem bu soruya karşılık ağlayarak şöyle dedi:

Kendileri uydurdukları bir hadis gereğince Aşura gününün Hz. Adem (a.s.)’in tövbesinin kabul olduğu gün olduğunu söyleyecekler; oysa Hz. Adem’in tövbesi Zilhicce ayında kabul olunmuştur. Yine onlar Aşura gününde Yüce Allah’ın Hz. Davud (a.s.)’in tövbesini kabul ettiğini söyleyecekler; oysa ki, Davud (a.s.)’in tövbesi de Zilhicce ayında kabul olmuştur. Onlar bu günde Allah’ın Hz. Yunus (a.s.)’un balığın karnından kurtardığını söyleyecekler; oysa ki, Allah-u Teala Hz. Yunus (a.s.)’ı Zilkaade ayında balığın karnından çıkarmıştır. Onlar Aşura gününde Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisinin sahile yanaştığını söyleyecekler; oysa ki, bu Zilhicce ayının 18. günü vuku bulmuştur. Onlar bu günde Beni İsrail’in kurtulması için denizin Allah tarafından Hz. Musa (a.s)’ı için yarıldığını söyleyecekler; oysa ki, bu Rebiulevvel ayında gerçekleşmiştir....”

Evet Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmasının kaynaklarından ve çeşitli senetlerle Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'dan nakledilen ve Ehlibeyt dostlarınca sürekli okunan Aşura Ziyareti duasında şu cümleler yer almaktadır:

“Allah’ım bu Aşura günü Ümeyye oğulları ve ciğer yiyen kadının oğlu tarafından kutlu ve mübarek bir gün olarak bilinir.... Bugün Ziyad oğullarının ve Mervan oğullarının Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’i (Allah’ın selamı ona olsun) öldürdükleri için sevindiği bir gündür. Allah’ım onlara olan lanet ve azabını iki kat eyle....” Yazan. İmam Dikmen




Her gün aşura! Her yer kerbela.

Kuran ve Ehl-i Beyt araşt. Aşura makalesi. 3

Hz. Adem ( a.s. )'ın Varisi

İmam Hüseyin (a.s.): 3


BU OLAYIN SÜNNİ KAYNAKLARINCA
GERÇEKLİK AÇISINDAN İNCELENİŞİ:

Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu konu hakında değişikte olsa bazı nakiller ve rivayetler nakledilmiştir. Mesela bazısında diyor ki: “Allah Resulü (s.a.v) Medine’ye geldiğinde ve henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı bir sırada, Yahudilerin Muharrem’in on’u olan Aşura gününü oruç tuttuklarını gördüler. Bunun sebebini sorunca, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Bu yüce bir gündür; bu günde Allah Hz.Musa (a.s.) ve kavmini kurtarmış ve Fıravun ve kavmini suda boğarak (helak etmiştir).” Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) “Ben Hz. Musa (a.s.)’ya siz (Yahudilerden) daha evla ve onun orucunu tutmaya sizden daha layığım.” diyerek hem kendisi o günün orucunu tutmaya başladı, hem de (Müslümanlara) o günü oruç tutmalarını emretti.” Sahih-i Buhari, C.1, S.244, Sahih-i Müslim, C.3, S.150, Es-Siret-ül Halebiyye, C2, S.132-133, Tarih-ül Hamis, C.1, S.360…

Ve yine aynı şekilde de Aişe’ye dayandırılarak şöyle nakledilmiştir: “Cahiliyet zamanında Kureyşliler Aşura gününü oruç tutuyorlardı. Hz. Resulullah (s.a.v.)’de onlar gibi o günü oruç tutuyordu. Medine’ye hicret ettikten sonra da hem kendisi tutmaya devam etti hem de başkalarına bunu emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılındığında buyurdu ki “Artık isteyen bu günün orucunu tutar, istemeyen terk eder.” Aynı kaynaklar… Sahih-i Buhari, C.1, S.244, Sahih-i Müslim, C.3, S.150, Es-Siret-ül Halebiyye, C2, S.132-133, Tarih-ül Hamis, C.1, S.360…


Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti arasında iki ağır emanet’ten birisi olan Ehl-i Beyt’in tarihte eşine rastlanmaz bir şekilde ihanet ve zulme uğradığı gün olan Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’ın Aşura’nın anısını tazelerken, imam Hüseyin (a.s.)’i anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. Aşüra Günü Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hariminin bozulduğu ve evladı hakkında O’nun kan bağının gözetilmediği bir gündür. Hz. Resulullah (s.a.v.)’in şü mübârek sözleri, ümmet tarafından ne de çabuk unutulmuştur.


‘’Kim benim yaşadığım gibi yaşamak, öldüğüm gibi ölmek ve (ağaçlarını) Rabbimin diktiği Adn cennetine girmek istiyorsa, benden sonra İmam Ali (a.s.)’i Veli edinsin; İmam Ali (a.s.)’in dostunu da dost edinsin. Benden sonra benim Ehl-i Beyt’in, soyum olan, benim mayamdan yaratılmış ve kendilerine büyük bir anlayış ve ilim verilmiş olan, imamlara uysun, Ümmetimden onların faziletini yalanlayan, onlar hakkında benim kan bağımı gözardı edenlere yazıklar olsun; Allah onlara şefaatımı ulaştırmasın. (Hılyet’ül- Evliya, C. 1. sayfa. 84.9)


Ve yine İslam tarih kitaplarında ve hatta insanlık tarihinin en önemli savaşı sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in torunu Hz. İmam Hüseyin (a.s.) ile Muaviye oğlu Yezid arasında vuku bulmuştur. Hak ile batıl olarak belirleyebileceğimiz bu iki kutupta günümüz insanlığının çıkaracağı bir çok ibret dehşette mevcuttur. Tarihin doğru olarak tetkik edilip anlaşılması ve bundan 1369 yıl önce yaşanan bu hadisenin günümüz insanlarına neler verebileceğini öğrenmek için önce bu savaşin iki kutubundaki insanların tanınması gerekir diye düşünüyorum?...


Kerbela’nın kızgın çölü üzerinde kadın ve çocukların da dahil, olmak şatıyla 72 kişiyle mücadele etmek zorunda kalan Hz. İmam Hüseyin (a.s.) kimdir diye düşünmeniz elbette sorunluluk unsurudur? İlk evel O’nun kişiliği hakında tanınması ve mücadelesinin nedenini sorulması gerekir?...


Bunun içinde okyanustan bir damla misali İmam Hüseyin (a.s.)’in fazilet okyanusundan, yalnızca bir damla zikretmeye değerli diye inanıyorum?


İmam Hüseyin (a.s.)’ın insanlık tarihinde en son olarak gönderilen alemlere rahmet mehbusu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bedeninin bir parçası olan kızı Hz. Fatımat’ut-Zehra Semavat’ı Vel arz (a.s.) ile yine sevgili peygamberimizin, vasisi, varisi, halife ve amcasının oğlu olan İmam Ali (a.s.)’nin ikinci oğullardır.


Bu mesele üzerinde Ehl-i Beyt’e tevessül edilmesi gereken konunun Hz. İmam Hüseyin (a.s.) öyle bir ailenin ve hanedanın evladıdır ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) bile başkaları sıkışınca o aileye tevessül etmiştir. İşte burda sunacağımız kaynak ve belgelerin bunu ispatıdır.


İbn-i Abbas (a.s.) şöyle buyurmaktadırlar: Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v.)’e Hz. Adem (a.s.)’ın tövbesinin kabul olmasına sebep olan, rabbinden aldığı kelimeler neydi? diye sordum.


O mübarek şöyle buyurdular:

‘’Hz. Adem (a.s.) Hz. Muhammed, İmam Ali, Hz. Fatımat’uz-Zehra Semavat-ı vel Arz (a.s.) İmam Hasan, İmam Hüseyin (a.s.)’ın hakkına (tevessül ederek) tövbesini kabul buyurmasını istedi. Allah’ta bunların yüzü suyu hürmetine tövbesini kabul etti.’’ (Ed-düür’ül-mensur, tefsiri, Bakara süresi ayet. 37)

Ve yine İmam Zeyn’ül-abidin (a.s.)’dın bir rivayetinde şöyle nakl edilmektedir:’’ Hz. Adem (a.s.)’ın, arşın zirvesine bakınca bizim nürumuzun eşbah’ını gördü. Allah’u Teâla buyurdular ki; Ey Adem! Bu eşbâh, yaratıklarımın en üstünüdür. Adem’e onların isimlerini öğreterek buyurdu ki, onaların hürmetine alır, onların hürmetine ihsan ederim; Onların hürmetine cezalandırır ve onların hürmetine sevap veririm; O halde onlara tevessül et ey Adem! Başına bir felaket gelnce onalrın bana şefaatçı getir. Zirâ kim onların hürmetine benden bir şey isterse O’nun duasını geri çevirmeyeceğime dair, kendi (Cebrail)’me yemin ettim.


Ve yine diğer bir hadis kaynağında

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadırlar:

‘’Ben ve Ali, Adem (a.s.) yaratılmadan 14 bin yıl önce Allah katında bir nûr idik. Allah Adem (a.s.)’ın yarattığında bu nûr ikiye bölündü. Biri ben diğer ise Ali oldu.’’ (Er-riyaz’un-nazara, C. 2, sayfa. 164.)

Evet değerli araştırmacı ehl-i olan arkadaşların elbetteki çalışmalarımızı yine Ehl-i Sünnet tarih kaynak kitaplarının vermis olduğu belgelerle devam ettireceğiz. Çünkü insanların üzerinde akıl almaz oyunların gün ışığna çıkmasının temel nedeni kayb olan ve gizlenen gerçeklerin son doruk notasına kadar aydınlanması gerekir. Elbette oynanan oyunların ve yapılmış olan mücadelenin nedenlik niteliğinin gerçek anlamı sadece ve sadece aşura veya Yezid gibi bir insana yapılması gereken beat değildir. Bunun altında ne gibi olayların cerayan eden niteliklerin olgusunun gerçekle üzleşmesi olmasıdır. Elbet’e bizim Yezid gibi bir zinakâr ve günahkâr insanların kanını emen insanların üzerinde akıl almaz düşünce idare şekillerinin nedenliğini ve islam devletinin başında reis olarak kalmasının faydalarından çok ve çok zararlarının olduğunu görmesi gerekir.


O’nun o kutsal devlet makamına getirmiş olan onun gibi zinâkar olan babası olan Muaviye ve aynı tarzda da O’nu İslam devletinin başına getiren ve onun kadar suçlu unsurunu oluşturan birinci, ikinci ve üçüncü halifelerinde onlar kadar suçlu olduklarını göz ardı yapamayız. Çünkü Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmalarının başından sonuna kadar olan bu gibi meselelerinin tarih kaynak ve belge isbatları ile sergilenmesi olmuş ve devam eden çalışmalarında neticesi sonunda ispatlanması olacaktır. Bizlere bırakılan iki emanetin biri kutsal anayamız ve kitabımız olan (Kuran) diğeri ise Allah tarafında mahsusen ve hususi olan yaratılmış Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın Ehl-i Beyt yani (itretim dediği) Ehl-i Beyt’tir. Biz müslümanlar olarak tek yuküm olarak bu iki emanete sarıldığımız müddetçe asla ve asla delalete uğramayacaktık. Ama çalışmalarımızda belirttiğimiz gibi bazı kişi ve kişilerin karazlığı ve menfaatları icabı Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından inşa edilen islam devleti devrilip ve yine aynı marazlara bırakılmıştır. Ve yine konumuz olan aşura hakındaki Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın Ehl-i Beyt’in faziletine?


Sahih-i Müslim ve diğer bazı kaynaklarda Resulullah’ın Aşura gününü vefatından bir sene önce oruç tuttuğu da nakledilmiştir. (Sahih-i Müslim, C.3, S.151) Evet yine çalışmalarımızı mutebir olan aşura konusuyla belirtilmiş konumu konusunda Ehl-i Beyt’inin yücelik makamı ve faziletleriyle devam ettireceğiz.



Ve yine Hz. Muhammed (s.a.v.)’in başka


bir hadislerinde ifadeleri şöyle buyurmaktadırlar:


‘’Mirac’a götürüldüğümde, arşın altında; Allah’tan başka hiç bir ilah yok, Muhammed O’nun resul-ü ve O’nu Ali ile destekledim; diye yazılı olduğunu gördüm.’’ (Tarih-i Bağdad, C. 11, sayfa. 173.)

Bölünen bu nûr, Ali ve Fatıma (a.s.)’nın evlenmeleriyle yeniden birleşti. İmam Hasan (a.s.) ve İmam Hüseyin (a.s.)’larla birleşen bu nûr’dan dünyaya geldi. Ve yine Embia’ların şefaâfçıleri olan Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmaktadırlar:’’ Allah her peygamber’in zürriyetini kendi sulbunde, benim zurriyetim ise Ebu Talib oğlu Ali’nin sulbunde karar kılmıştır. Sözüyle İmam Hasan (a.s.) ve İmam Hüseyin (a.s.)’lara karşı açılacak savaşın O’nun zürriyetine ve kendisine karşı yapılmış bir savaş olaracağını beyan ediyorlardı. İmam Hüseyin (a.s.) ve Hz. Fatımat’ut-Zehra Semavat-ı Vel Arz (a.s.)’da birleşen o ilahi nûr’du. İmam Hüseyin nûr oğlu nûr’du.’’

‘’Ey Hüseyin! Şehâdet ederim ki, sen gerçekten de namaz kılıp, zekat verdin, ma’rufu emredip, münkerden nehy ettin. Sen parlak sülblerde bir nurdun, cahiliyet kendi pisliğiyle seni kirletemedi.’’ Diya ziyaret okunurken, bu nûr dile getirilmektedir. Daha sonrada İmam Hüseyin (a.s.)’ın aşura ziyaretnamesini yazacağız.




İmam Hüseyin (a.s.)’ın Yezid gibi bir zinakâr’a


karşı şöylemış olduğu hadisi şerifleri:



‘’Ben, hakkın ayak altına alınıp, yok edilmesinden korkuyorum. Allah kendi nûr’unu faşistler hoşlanmasada tamamlayacaktır.’’ Sözleriyle bu ilahi nûr’u koruyacağına dair, kararlılığını bildiriyordu. Hz. İmam Hüseyin (a.s.), karanlığın temsilisi olan lanetlik Yezid’in babası Muaviye(l.a.)’nın ölümü üzerine, Müslümanların başına geçtiği haberini alır almaz, adeta Müslümanlarla ‘’alarm’’ verircesine şöyle buyurmuşlardır: ‘’Artık İslam’a uğurlar olsun. Çünkü ümmet, Yezid gibi bir yöneticiye dücâr oldu. Oysa ki, ben ceddim Hz. Resulullah (s.a.v.)’ten duydum ki, diyordu ki: hilafet, Ebu Sufyan oğulları’na haram kılınmıştır.’’

Evet araştırmacı Ehl-i olna arkadaşlar ve Müslümanlar, İslam gibi yüce ve mukaddes bir devletinin, şirki hiç bir zaman kalbinden silip atamayan, fasık iki yüzlü yani Münafık emperyaliszm’in babası Muaviye ve onun oğlu lanetlik Yezid gibi bir alçak ve soysuzların idaresine bırakmasına ve onların eline oyuncak edilmesine Allah ve O’nun Resül-u Hz. Muhammed (s.a.v.) rıza göstermez ve göstermemiştir.


Özgürlük mmucadelesinin babası Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’ın Yezid’e biatı reddetmesinin nedenleri, O’nun şu kutsal ve veciz mübarek sözlerinde yer almaktadır:’’...Biz Peygamberlik Ehl- i Beyt’iyiz, Risalet, ve imamet madeni ve meleklerin çokça gelip gittiği, (bir aile)’yiz. Allah, (İslam devletini) bizimle başlattı ve bizimle bitirir. Yezid ise, şarap içen, suçsuz cana kıyan, alenen çirkin işler yapan fasık bir kişidir. Benim gibi birisi, yezid gibi birisine asla bîat etmez.’’


O’nun içinde yukarda belirtmiş olduğumuz hadislerin gerçekliğinden herhangi şüphe duyulmamaktadır. Ama ne yazıktirdir ki, bize ulaşan sayısızca kandırıcı ve gerçeklerle herhangi bir gerçekliği olmayan hadisler gelmiştir. Şimdi ise gelen rivayetlerin yalanlarla ve akıl almaz oyunlarla oynanan oyunların ne gibi bir titizlikte islendiklerini vurgulacağaız. Bize göre bu rivayetler muteber ve güvenilir rivayetler değildir. Buna bir çok delil zikredebiliriz. Ancak söz uzamasın diye bazılarına, hem de kısaca değinmekle yetiniyoruz (Akıllıya işaret yeterlidir)


1- Her şeyden önce bu rivayetlerin senetlerinde yapılan problem var oluşu; çünkü Ehl-i Sünnet rical kitaplarına müracaat edip bu senetlerdeki kişi veya kişilerin yani hadis rivayet eden ravileri araştıran herkes onların çoğunun şaibeli ve türlü türlü ithamlara maruz kalan kimseler olduklarını açıkça görür. Kaldı ki sahi hadis nakl eden ravilerden bazıları hicretten yıllar sonra Medine’ye gelmiştir. Bunlardan örnekler vermek istersek başlarında Ebu Musa Eş’ari gibi, bazısı hicret zamanında daha küçücük bir tıfıldı, İbn-i Zübeyr gibi; bazısı da hicretten yıllar sonra Müslüman olmuştur, Muaviye gibi. Böyle ki bir durumda bu gibi hadis nakleden ravilerin Hz. Resulullah(s.a.v.)’la ilgili hicret öncesi, hatta İslam öncesi olayları bizzat görüp nakletmeleri nasıl düşünülebilir?!...


2- Bu sahi olmayan rivayetler arasında da bir sürü çelişki söz konusudur. Örneğin birisinde Allah Hz. Resulü(s.a.v.)’nün Medine’de Yahudilere uyarak aşura gününü oruç tutmaya başladığı söyleniyor; bir diğerinde, Hz. Resulullah (s.a.v.)’ın da müşrikler (yani ikiyüzlüler) gibi ta cahiliyet zamanından beri Aşura gününde oruç tuttuğunu iddia edebiliyorlar. Yine başka bir yerde ve başka birisininde Aşura orucunu Ramazan orucu farz kılındıktan sonra terk ettiğini söylüyor; diğer birisinde ise şöyle deniyor: “Resulullah (s.a.a) Aşura gününü oruç tuttuğunda, O’na dendi ki “Bu Yahudilerin değer verdiği bir gündür.” Bunu duyan Allah Resulü de artık gelecek yıldan itibaren (Muharrem’in) dokuzuncu gününü oruç tutma sözü verdi; ama gelecek yıl gelip çatmadan Resulullah vefat etti.” (Sahih-i Müslim, C.3, S.151) Görüldüğü gibi bir rivayete göre Yahudilere uyarak oruç tutmaya başlıyor; diğerine göre ise tam tersine onlara muhalefet olsun diye, artık onuncu günü değil dokuzuncu günü oruç tutmaya karar veriyor, ama ecel mühlet vermiyor! Ama bunlardan hangisi doğru konuştuğuna dair bir belge bulunmamaktadır.


Bu ve buna benzer rivayetleri araştırıp karşılaştıran her kes, bunlar gibi daha nice tenakuz ve çelişkileri tespit edebilir ki biz bu kadarıyla yetinmiyeceğiz. Tabi ki araştırmalarımız ve çalışmaların Kuran ve Ehl-i Beyt araştırma doğrultusunda devam edecek ve hatta hoşlanmıyacak şekilde gerçek hadislerin gündem konusu olabilecektir.


3- Yukarıda naklettiğimiz birinci rivayete bakarsak, bu rivayete göre Resulullah kardeşi Hz. Musa (a.s.)’nın sünnetini bilmiyordu ve bunu Yahudilerden öğrenmiş ve onlara taklit etmişti!! Oysa Allah Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.v.)Geçmiş peygamberlerin öğreti ve Sünnetlerini herkesten daha iyi biliyordu. Öyle olmasaydı son Peygamber olmasının, ne anlamı ve değeri, en üstün peygamber olmasının ne anlamı olurdu?! Bunu maalesef sadece burada söylemiyorlar ve“Hz. Resulullah (s.a.v.) kendisine emredilmeyen konularda Kitap Ehli olan Ehl-i Sünnet alimlerine uymayı sevdiriyorlardı” diyerek işi daha ileri boyutlara taşıyorlar. Halbuki aynı kaynaklar, Allah Resulü’nün özellikle Yahudiler ve onlara taklit etme hususunda son derece hassas olduğunu da nakletmektedirler. Örneğin ezandan önce (güya) Yahudilerin borusu gibi boru çalınmasını veya Hıristiyanların çanından çalınmasını önerenlere muhalefet ederek kabul etmediğini, Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet etmek için Müslümanlara saç sakallarını boyamalarını emrettiğini, haiz kadınla muamele konusunda Yahudilerin tam tersini uyguladığını ve Kısacası İslam’da onlara taklit etmekten Müslümanları sakındırdığını nakleden yine onlardır. (Buhari, 60. kitap, 50.bab, 77. kitap, 67. bab, Sahih-i Müslim, 3. kitap, 16. hadis, Tirmizi, 44. kitap, 24. hadis, Nesai, 3. kitap, 48.bab, 83. hadis.) Bu meseleler hakındaki görüş belgelerimizi daha sonraki araştırmalarımızda vereceğiz.


Doğru olan da zaten budur. Zira kaynakların nakline göre Allah Hz. Resul-ü Yahudilere karşı bu sert tavrını öyle bir boyuta vardırmıştı ki Onlar “Bu adam bize ait muhalefet etmediği hiçbir şey bırakmadı kalsın!” (Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.115)


İbn-ül Hac da kitabında şöyle yazıyor: “Allah Resulü (s.a.a) hiçbir konuda Kitap Ehli’yle mutabık kalmayı sevmezdi; öyle kiYahudiler dediler ki “Muhammed bizim muhalefet etmediği hiçbir şeyimizi bırakmadı.” (El-Medhal (İbn-ül Hac), C.2, S.48.)


Ehl sünnet kaynaklarında şu hadis de nakledilmiştir:Kim bir kavime kendini benzetirse, onlardan sayılır.”(Nihayet-u İbn-il Esir, C.3, S.240.) Ne yazıktırki bugün emperyalist faşist düşüncesin etkisinde kalmış sözün onlara müslüman ülkeleri bunların uşaklıklarından kendilerini kurtaramamışlardır. Bugün başka olmak üzere Filistin halkı ve Irak halkları ve buna benzer dahada sayısız islam ülkeleri bunların tavsif edilmis ilkeleri doğrultusundan dışarı çıkmadan yönetilmektedir. Sayısız müslüman ülkelerinin idaresizliği yüzünden masum insanlar kaltedilmektedir. Biz müslüman olan insanlarda bu katliamları sadece ve sadece seyr etmekteyiz.


4- Bilindiği gibi her ayın onuncu gününe aşura denmesinin (10) sayı rakamına tenefus edilmektedir. Ama ne yazıktır ki bunun üzerinde de oyunların oynamasına neden olmuş Ehl-i Beyt hakındaki gerçek olmayan fetvalar çıkarılmıştır. Aşura kelimesinin Muharrem’in onuncu gününe denilmesi, Hz. Hüseyin, Ehlibeyt’i ve ashabı Kerbela’da şehit düşüp, Ehlibeyt İmamları ve taraftarları tarafından yas ve anma merasimleri düzenlenmeğe başlandıktan sonra meşhur olmuş ve ondan önce tanınan ve yaygın olan bir isim değildi. Lügat alimleri de bunu açıkça zikretmişlerdir. Örneğin meşhur lügatçi İbn-i Esir şöyle yazıyor: “Aşura İslami bir isimdir.”(Yani İslam’dan sonra kullanılmıştır.) (Nihayet-u İbn-il Esir, C.3, S.240.)

Bir başka lügatçi olan İbn-i Düreyd ise şöyle kaydetmektedir: “Aşura İslami bir isimdir ve cahiliyet zamanında tanınmıyordu.” (El-Cemheret-u Fi Lugat-il Arap, C.4, S.212.) Bu konular hakkındaki görüşlerimize islam devleti sentezisi içinde oynana oyunların İslam tarihin gizliliğinde Yahya Nahvi konusundaki gerçekleri vermek istiyoruz. Yazan. imam Dikmen



Her gün aşura! Her yer kerbela.

Hz. Adem ( a.s. )'ın Varisi

İmam Hüseyin (a.s.): 4


Tarihi Gizliliğinde Yahya Nahvi:

Yahyâ Nahvi konusunda tarihte bir tür gizlilik söz konusudur. Her nedense bunu halktan saklamakla irtelenirler. Açık olan şey, İslam öncesi devirlerde Yahyâ Nahvî adında filozof ve piskopos bir kişinin bulunduğunu ve Hıristiyanlık temel inançlarını müdafaada Ebr Kales ve Aristı’yu red üzerine kitap yazdığı ve Ebu Ali Sina (İbn-i Sina)’nın Ebu Reyhân Bîrunî’ye yazdığı meşhur mektubunda ondan kötü bir surette bahsedildiğini söylemektedirler. O’nun, inanç yüzünden değil, bilakis avâm için Hıristiyan halkı kandırmak için o kitapları yazdığını ileri sürmektedir. Diğer yandan İbn-i Nedim,’’el-Fihrist’te İskenderiyye Kütüphanesi hakkında bir şey zikretmeden, biri açıklama yapmadan Amr ib-Nü’l-As ile görüşen Yahyâ Nahvî’den bahsetmektedir. Ebû Süleyman Mantıkî’nin’’ Savânu’l-Hikmet’’ adlı mutebir kitabında onun Osman ve Muaviye zamanında görüldüğü yazılıyor. Bu nedenle ya İbn-i Ebû Süleyman Mantıkî’nin nakli asılsızdır ya da Amr b. el-As ve Muaviye zamanında yaşayan kişinin yani Aristo gibilerinin kitaplarına yazılan bir çok şehrlerde yazılan ve İskenderiyye Piskoposu olan kişiden başka ikinci bir kişinin adı da Yahyâ Nahvî’dır diye biliyorlar.

İskenderiyye Kütüphanesi hikayesini ve diğer İslam kaynak ve belgelerinin ilk etapta Ehl-i Beyt hakında olsun isterse aşura konuları hakında olsun çeşitli yazarların paralar karşılığında veya da ölüm tehtitleri ile korkutulup yalancı hadislerin yazılmalarına neden olmuşlardır. Ve hatta bununlada yetipmeyiz çok sayıdaki kütüphaneleri ateşe verip yakmışlardır. Ve böylelikle İskenderiyye Kütüphanesi hikayesini ortaya çıkaranların İbn-i Neden ve Ebû Süleyman Mantıkî’nin sözlerindeki Yahyâ Nahvî açıklamasından yararlanıp bu isimle iki kişinin olabileceğine Farz-ı muhal Amr b. As, Osman ve Muaviye döneminde bu isimde bir şahsın olabileceğine, bizzat bu tanınmış filozof İskenderiyye Piskoposu’nun olamayacağına dikkat etmeden hikayeyi süslemiş olmaları uzak bir ihtimal değildir.

Herhâlükârda ortada ister hadis kaynak kitaplarında olsun isterse Yahudi aşura konularında olsun şu bir gerçektir ki İskenderiyye’li Filozof hekim, doktor, Aristo’nun şârihi ve İskenderiyye’nin tanınmış Piskoposu Yahyâ Nahvî, Amr b. As ve Muaviye devrsinin yaşamıştır.

5- Aslına bakılırsa Yahudi kaynaklardan haberdar olan her araştırma ve yazar insan Yahudi şeraitinde Aşura orucu diye bir şeyin gerçekten olmadığını ve Yahudilerin ne eskiden ve ne de şimdi bu günü oruç tutmadığını görür. Yani bu konuda hiçbir belge elde bulunmamaktadır. Zaten yukarda da belirtilmiş olduğumuz belgelerinden de bu konunun bir oyun olduğu gerçeğini kanıtlamıştır.

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir diğer husus, Aşura gününde vuku bulduğu söylenen önemli tarihi olaylardır. Bazı Sünni kaynaklar bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki tarihte vuku bulan en önemli ve meşhur olayların hemen hepsinin Aşura gününde vuku bulduğunu söylemektedirler. Hatta Resulullah’ın hicret ve doğum günlerinin dahi bu günde vuku bulduğunu kaydeden kaynaklar var!! (Tarih-ül Hamis, C.1, S.360-361, Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.133-134) Oysa bunların Rebiülevvel ayında vuku bulduğunu, tarihten az buçuk haberi olan her münsif insan teslim etmektedir. Ve yine bu konu üzerinde araştırma yapmamızın temel amacı Kuran ve Ehl-i Beyt aşura özel makalesındeki hicri takviminde konu edilmektedir.

Halbu ki bu olayda da yine Aşura cinayetini ört bas etmek isteyen Emevilerin parmağı vardır. Bunu, yukarıda Meysem-i Tammar’dan naklettiğimiz hadis açıkça teyid etmektedir. Yine Aşura kavramının İslami bir terim olduğunu ve İslam öncesi bu kelimenin tanınmadığını meşhur lügat alimlerinden size nakletmiştik. Ayrıca bu rivayetlerin çoğunun uydurma olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet’in bir kısım rical alimleri de kabul etmektedir. Bu konuda örneğin şu kaynaklara müracaat edebilirsiniz. (El-Lial-il Masnua Fil-Ehadis-il Mevdua, C.1, S.108 ila 116, Tezkiret-ül Mevduat, S.118, Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.134.)

Şu anki araştırmalarımızın Ümeyyeoğulları’nın Aşura günüyle ilgili tutumları ve uygulamalarıyla ilgili fazla uzatmamak şartıyla kısada olsa iki tarihi belgeyi de aktararak noktalamak istiyoruz.

Meşhur filozof ve tarihçi Ebu Reyhan Beyruni “El-Asar-ül Bakiye” isimli kitabında şöyle yazıyor: “Ümeyyeoğulları (Hz. Hüseyn (a.s.)’i öldürdükten yani katledildikten sonra) Aşura günlerinde yeni elbiseler giyiyor, süsleniyor, sürmeleniyor ve bayram yapıyorlardı. Bu günde ziyafetler verip güzel yemekler ve tatlılar yapıp dağıtıyorlardı. Bu onların Emevi saltanatların başarıları olduğu için kendi devrim saltanatları boyunca devam edip bir gelenek haline dönüştü ve böylece onlardan sonra da Ehl-i Sünnet içerisinde devam etti… Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) ve İmam Ali (a.s.)’ın evlatları olan Aleviler ve Şialer bu günde Hz. Hüseyn (a.s.)’in şehâdeti münasebetiyle ağıtlar yakıp ağlıyorlar…” (El-Kuna Vel-Elkab, C.1, S.431 (Asar-ül Bakiye’den naklen).

Meşhur Sünni tarihçi Makrizi “El-Hutat” isimli eserinde şöyle yazıyor: “Mısırdaki İmam Ali (a.s.) taraftarları (Fatımiler), Aşura günlerini yas ve hüzün günü olarak bilip o günde pazarları tatil ediyorlardı. Onların devleti yıkılıp yerine Selattin Eyyübi sultanları iş başına geldiklerinde, onların tam aksine Aşura günlerini sevinç ve neşe gününe dönüştürerek, bu günde aile ve dostlarına ziyafetler vermeğe, hamama gitmeğe ve süslenmeğe başladılar. Bu vesileyle esasında Şamlıların Haccac-ı Zalim zamanından itibaren başlayan adetlerini, Şia’ya ve alevilere inat devam ettirmeği amaçladılar… Bu neticeylede Ehl-i Sünnet kendilerini Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evlatları katl-i cavip ile müslümanlık görevlerini yerine getirmiş oldular. Bu aynı zaman biriminde daha da devam edilmektedir.

Sonra şöyle devam ediyor Makrizi: “Biz kendimiz bizzat Selattin Eyyubilerin, Aşura günlerinde yaptıkları sevinç gösterilerinin kalıntılarını gözlerimizle gördük.” (El-Hutat (Makrizi), C.1, S.490.)

Yani hem akıl ve hem de mantık tarihi rivayetler şunu kanıtlıyor ki:Aşure çorbası yada tatlısı denilen olay İmam Hüseyin (a.s.)’in kerbela katliamlarını ve cinayetlerini örtbas etmek isteyen Emevilerin oyunlarına müslüman halkları inandırarak bir Emevi senpoziyon şekliliyle ve de o günü kurtuluş günü ! ilan etmek isteyen ümeyye oğullarının uydurmasından başka bir şey değildir.

Şimdi biz sadece Alevilere ve Şialara özelliklede ve hatta Alevi Şia aydınlarına düşen görevde halkımıza hatta sadece bu iki kitle halklarına değilde tüm Ehl-i Sünnet müslüman camiasına bu konu ve meseleler hakında bilgisiz kalmış müslümanlara bu gerçeği aktarmak ve hakkın açıkça ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır.

Kuran’da buyurulduğu gibi kafirler isteselerde asla Allah’ın nûr’nu ağızlarıyla söndüremezler. Unutmayalım ki hakk’ın açığa çıkması konusunda sessiz kalırsak bu masallar kuşaktan kuşağa geçecek ve Allah korusun mahşerde bizde bu yalanın sorumlularından birisi olarak hesap vermek zorunda kalacağız.

Tüm araştırmalarımızda olsun veya seminer konuşmalarımızda olsun bundan sonraki ilk muharrem ayında ve özelliklede 10.günde yani Aşura gününde halkımızı her türlü yolla bu konuda uyarmak ve Aşura gününde o musibet gününü matem yapılan yerlerde anmak bizim öncelikli görevimiz olmalıdır.

Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela!....

Hz. İmam Hussein (a.s.) ve 72 kişilik küçük ordusuyla tarihin en büyük zalim ordularına karşı fedakarlık ve cesaret destanını gerçekleştirmeye hazırlanırken 120 bin kişilik zulüm ve katil ordusu zalimlerin rızasını kazanabilmek için tarihin en çirkin cinayet tablolarından birini oluşturmanın çabası içindeydiler. Ve hatta bu katliamlarını başarmış olduklarını göstermişlerdir.

Bir taraftan tarihin sayfalarında yiğitlik, fedakarlık, iman, cihad ve hak uğruna her şeyinden geçmenin sadıkane örneğini oluşturmak için cennet gençlerinin efendisi Hz. Resululah (s.a.v.)’in varisi Hz. İmam Hüseyn (a.s.)'in komutanlığında toplanan az bir grub ve diğer tarafta ise dünya ve makam sevgisi zalimlerden korkmak, çeşitli batıl taassuplar, kinler, cehaletler vb. batıl saiklerle hareket eden ve zülüm ve fesat güçlerinin hedeflerini amelen simgeleyen bir islam ordularını kendilerinin pis amelleri doğrultusunda Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’a karşı karşıya gelmeleri kendilerinin kazanmakdıkları gerçeğini ortaya koymuştur. Takvalarının şekillerinin cehennem ateşiyle sabit olmuştur.Burda da ebedi kalacakları kesinleşmiştir.

Adeta bugünün aşurası olsun ister İslam ümmetinin ve tarihin gelecekteki akışının taktiri gözler önünde sergileyeceklerdir. Öz Muhammedî orduları ve İslam'ı yaşamak isteyenlere, İslam adı altında zulüm ve işkenceye dayanan nizamların sunduğu saptırılmış islam'ı yaşamak istiyenlerin safları birbirinden ayrılacaktı. Ve bu iki çizgi ve yolun hak ve batıl birbirinden farklı olduğunu anlamakta güçlük çekenler alternatifi olmayan iki, zit devletleşme birini seçmek zorunda kalacaklardı. Bunun gerçekleşmesi için İslam ülkelerini uyandıracak bir şokmu? lazımdı. Bir ilahi kan ve sağlamlığında şüphe edilmeyen bir hareket lazımdı... Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmaları bu konu ve meselenin üzerinde durmaya ve duracakları kesin olarak bilinmelidir Bunların sonuç neticelerin sonunda kendilerinin Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın şefaatlaı ile bağları kalmıyacaktır...

İşte İmam Hüseyin (a.s.)’ın kıyamı sönmemeye yüz tutmuş İslam bayrağını yeniden nurlandırarak ve İslam ağacının kurumasını önleyecek böyle bir hareket idi. Hz. İmam Hüseyin (a.s.) şöyle buyuruyorlardı:"Eğer Hz. Muhammed (s.a.s)'ın devleti, ve ideolojisi benim kanımın yere dökülmeden hayatını sürdüremeyecekse, ben şehâdete hazırım."Ya İmam Hüseyin…! Hicri 61. yılın Muharrem ayının onuncu günü yani Aşura günü sabah namazından sonra Hz. İmam Hüseyin (a.s.) ordusunun komutanlarının her birinin vazifeleri ve görevleri belirlendikten sonra her kes yerini almış oldu…

Yukardaki sözlerden anlaşıldığı gibi İmam Hüseyin (a.s.)’ın Yezid’e biat etmekle suçsuz yere insanların kanını akıtmayı İslam hukuksal anayasasını kendi kişi özel temelleri doğrultusunda islam’ın kanunlaştırılmış yapılması gereken yasak (yani haram) olan kötü işlerle vakit geçirip şarap içmeyi ve her türlü kötü olan alakları kendisi ve onun enmiyetinde çalışanlarıda aynı düşünce ve tarzlarda kullanmalarını emir vermeyi zülumun had safhalarındaki diktörlüğe, ırkçılık yağmacılı, zorbalık ahlaksız ve hayasızlığı, İslam devleti adına işlemeyi ön görüyordu..

Böylelikle Hz. İmam Hüseyin (a.s.) bu gayrileştiril meşru temeller üzerine oturtmuş bir yönetimi, İslam devleti adına oylamazdı. İslam Hukuksal anayasa temellerinden çıkmak anlamına gelecek ve Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’ın kendi ceddlerine karşıda imamet kamamında olmayı hak etmeyecekti. O’nun bu yegane temeli biat konumundaki kararlığı dünya var oldukça baş kaldırmanında örneği olmuş olacaktı. Yapılan bu tüm çaba ve çalışmalara nazaran İmam Hüseyin (a.s.)’ın içinden çıkılması zor durumda olduğundan İslam peygamberi olan ceddlerinin türbeleri ziyareti sıransında bu değerli duaları ile şikayerte bulunacaklardı:

“Babam, anam sana feda ey Allah’ın Resül-u yanından istemeyerek çıktım. Birbirimizden ayırdılar, Muaviye’nin şarap içen her türlü cinayet ve fücuru işleyen oğlu Yezid’e biât etmeğe zorlandım. Biât etsem kafir olurdum; reddedersem de öldürülüdüm. İşte ben şimdi istemeyerek yanından ayırlıyorum. Benden sonra selam olsun ey Resülüllah!’…

Her ne pahasına olursa olsun, İslam devletinin anayasal hak ve hukuk kanunlarından saptırılmasına izin vermeyeceğini bildiren İmam Hüseyin (a.s.), Medine’den ayrılırken kardeşi Hz. Muhammed hanefiye’yede şöyle buyurdular:

’Benim için dünyada tek bir sığınak ve barınacak tek bir yer kalmasa dahi, Muaviye oğlu Yezid’e asla biât etmeyeceğim.’

Bu onur ve şeref kırıcı biât’ı, Allah’ın da kabul etmeyeceğinibelirten Hz. İmam Hüseyin (a.s.) şöyle haykırıyorlardı: ’Şu soysuz, (babası meçhul, Ziyad oğlu Ubeydullah) beni iki şeyden birini seçmekle başbaşa bırakıyor; ya kılıçla doğranmak, ya da zillet’e boyun eğmek; Zillet bizden çok uzaktır. Bizi bundan Allah, O’nun Resül-ü Ekrem (s.a.v.), müminler ve pâk ana kucakları da men eder, razı olmazlar…’

İmam Hüseyin (a.s.), Yezid’e asla ve asla biât etmeyeceğini ve O’nun idare şekli olan yönetime onaylayamacağının kararlığını, şu değerli cümlelerle açıklamak istiyordu: ’Allah’a yemin ederim, onların zilletle bîât eli uzakmam ve köleler gibi (onların efendiliklerine!) ikrar vermem’

Evet araştırmalarımızı Hz. İmam Hüseyin (a.s.)’ın kanlı kerbela katliamı ile ilgili olan İslam tarih kitaplarındaki sahih hadis kitap kaynak ve belgeleri ile devam etmeye çalışacağız. Burda İmam Hüseyin (a.s.) ile Yezid araşında savaşın basit bir kavgadan ibaret olmadığınında bilincinde olmamız lazım gelecektir.

Hz. İmam Hüseyin (a.s.) İslam adına yönetimi meşru bîât edilmeye layık, bir imam’da şu vasıfların bulunması gerektiğini vurgulamaktadırlar:’İmam ancak Allah’ın hukuksal anayasası olan kanuni bir ayetler ilkelerinde doğru ve durust bir adaletin Allah’ın kitabıyla amel eden, adalet ve insafa dayanan ve hak şekliyle uyan bir kişi olmalıdır….’

İmam Hüseyin (a.s.)’e göre, bu vasıflarla uzaktan yakından her hangi bir bağlantısı bulunmayan Emevi saltanatçıların devamı Yezid’e bîât etmek alçalmaktan başka bir şey olmadığı gibi de ceddleri olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e hihanet etmiş gibi olacaktı. Asla ve asla böyle bir duruma düşmektense, ölmek daha değerli ve şerefli idi.

’Ben ölümü saadet, zalimlerin gölgesinde yaşamayı ise ar’dan başka bir şey olarak görmüyorum.’ Diyen İmam Hüseyin (a.s.), adalet, insaf, merhamet, özgürlük, barış, doğruluk, hakka riayet, iyilikleri emredip, kötülükleri nehy etmek, haya, namus, onur, hasiyet ve karanlığa karşı aydın ve demokrat insanların hak ve özgürlükların ön saflara getirebileck bir şekliyle yönetmenliğin ön saflarda ırkçı zihniyetçılık ayaklar altına alabilecek bir düşünceyle idare şekline inanırlardı.

Öte yandan zalimin yanında olan Ömer b. Sa’d da ordularının saflarını düzeltmekle meşguldu. İmam’ınHüseyin (a.s)’ın gözü kalabalık düşman ordusuna takılıp karşısındaki sel gibi insanları görünce ellerini göğe kaldırarak şu duayı okudu: “Allah’ım! Her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim Sensin. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikayet ettim, başkalarından ümidimi kesip Sana yöneldim. Ve Sen o gam ve üzüntüyü giderdin, onları sen izale ettin, her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin.”

Aşura günü İmam'ın ashabının düşman ordusuna yaptıkları hitabelerin yanı sıra bizzat kendiside hedefini açıklamak, ilahi mesajı ulaştırmak ve hücceti tamamlamak amacıyla defalarca düşman ordusunun karşısında durup tarihi hutbeler irad etmiştir. Ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra İmam Hüseyin (a.s)’ın atına binerek Ömer Sa’d’ın ordusunun karşısında durup ilk konuşmasını şöyle yaptı: “Ey İnsanlar! Beni dinleyin; üzerime düşen sizlere öğüt ve nasihatimi dinlemedikçe ve bu bölgeye gelmemin sebebini öğrenmedikçe savaş hususunda acele etmeyin. Eğer delilimi kabul edip, sözümü tasdik eder de bana hak verirseniz saadet yolunu bulmuş olursunuz ve savaş için de hiç bir sebep kalmaz. Eğer delilimi kabul etmezseniz; yaptığınız işin daha sonra gam ve üzüntünüze sebep olmaması için dostlarınızı bir araya toplayıp düşünüp taşının ve sonra hakkımda aldığınız kararı uygulayın. Bana göz açtırmayın. Şüphesiz benim yardımcım Kur’an’ı indiren Allah’tır, salih kulların yardımcısı O’dur.Yazan. İmam Dikmen




Her gün aşura! Her yer kerbela.

Kuran ve Ehl-i Beyt araşt. Aşura özel makalesi.

Hz. Adem ( a.s. )'ın Varisi

İmam Hüseyin (a.s.): 5




Dünya tama’ı korku, makam ve mevki sevdalısı, aldanma, yanılmış vs gibi, mülahaza vezaaflar yüzünden bütün tüm müslümanlar bîât etseler bile, Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın kendi kucaklarında vahiyle gıdalanmıştır. O’nun pâk ve masum zurriyeti, İmam Hüseyin (a.s.), onaylamadığı müddetçe, diğer bîât’ların, İslam felsefi ve hukuksal anlamıyla İslam adına zulüm ve diktartörlük, meşru kılmaya yetmeyeceğini Yezid (lanetullahı aleyhi), pek iyi biliyordu. Bu arzusuna kavuşmadığı mudetçe, Allah’ın hüccetini ve O’nun Resül-u’nun pâk neslini ve ashabını yok etmekte kararlıydı.
Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, dünyaya karşı ihtiyatlı davranın; eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada sürekli kalacak olsaydı, peygamberler bâki kalmaya daha layıktı, rızaları celbedilmeye daha evla ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ancak Allah Teala dünyayı fani olmak için yaratmıştır; yenileri eskilir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür).

Dünya engebeli bir menzil ve geçici bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise sakınmaktır; Allah’tan sakının Ehl-I Beyt’im ile kurtuluş gemisine binerek sadete eresiniz.
Ey insanlar! Allah Teala dünyayı, ehlini halden hale sokan fena ve zeval yurdu kıldı. Aldanan kimse, dünyaya aldanan ve bedbaht kişi de, ona bağlı olan kimsedir. O halde sakın bu dünya sizi aldatmasın. Dünya kendisine itimad edenin ümidini kestiği gibi tamah edenlerin de umudunu boşa çıkarır. Sizin bir iş için toplandığınızı görüyorum; bu işleAllah’ı gazaplandırdınız. Derken Allah da rahmetini sizden çevirdi ve size azabını gerekli kıldı. Rabbimiz ne güzel bir râb’dır, siz ise ne kötü kullarsınız. Allah'ın emrine uymaya ikrar ettiniz ve elçisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de iman ettiniz. Ama daha sonra torunlarını ve Ehl-i Beyt’ini öldürmek için saldırıya geçtiniz. Şeytan sizin çevrenizi kuşatmıştır; böylelikle de size yüce Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur. Allah sizi ve dileğinizi helak etsin. Biz, Allah’tanız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” İmam Hüseyin (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Bunlara inandıktan sonra kafir olanlardır. Bu zalim kavim Allah’ın rahmetinden uzak olsun”

İmam Hüseyin (a.s) hutbenin üçüncü bölümünde kendini tanıtarak onlara şu şekilde nasihat ve öğüt verdi:
“Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz size caiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar amcam değil midir? Peygamber’in benim ve kardeşim hakkındaki: “Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir” sözünü duymamış mısınız?

Eğer sözümü tasdik ederseniz, bu söylediğim sözler bir gerçektir. Allah’a andolsun ki, Allah Teala’nın yalancıya gazab ettiğini ve uydurduğu sözün zararını kendisine çevirdiğini bildiğim günden beri yalan söylemiş değilim. Eğer beni yalanlarsanız şimdi müslümanların arasında Peygamber’in ashabından olan kimseler mevcuttur; bunu onlardan soracak olursanız size söylerler. Cabir b. Abdullah-i Ensari, Ebu Said-i Hudri, Sehl b. Sa’d-is Saidi, Zeyd b. Erkam ve Enes b. Malik’ten sorun, öğrenin; şüphesiz onların hepsi, Resulullah’ın benim ve kardeşimin (Hasan’ın) hakkında buyurduğu sözü duymuşlardır. Bu sözler, sizi kanımı dökmekten alıkoymuyor mu?” İmam Hüseyin (a.s) sözlerine şöyle devam etti: “Ben ve kardeşim hakkında Peygamber'in buyurduğu bu sözde şüpheniz varsa benim Peygamberinizin kızının oğlu olduğumda da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a andolsun ki, doğu ve batı arasında (bütün dünyada), sizin ve dışınızdakiler arasında da Resulullah’ın benden başka torunu yoktur. Yazıklar olsun size! Acaba öldürdüğüm bir kimse veya zayi ettiğim bir mal ya da (size vurduğum) bir yara karşılığında mı beni cezalandırmak istiyorsunuz? İmam Hüseyin(a.s) ve yarenlerini öldürmekten başka maksatları olmayan bu gafil güruh, Hz. Muhammed (sa.v)’in soyunu silmek istemiş fakat her şeyin sahibi olan Allah Teala buna izin vermemiştir. Kanlı Kerbela’da 72 candan yakın yiğitçe savaşarak şehid olan İmam Hüseyin’in(a.s) adı dünya durdukça yaşayacaktır…

Burda Ehl-i Sünnet araştırmacı arkadaşlara ve Ehl-i Sünnet alimlerine sormak istediği bir sorum var?: ‘Ey araştırmacı ve Ehl-i Sünnet aleri sizler kendi kitaplarınızda olsun ister kendi toplumlarınınızın arasındaki konuşmalarınızda olsun hep Hz. Muhammed (s.a.v)’den şefaât beklediğinizi söyle O’na bağlı olduğunuzu kanıtlarcasına övünürsünüz. Halbuki sizin övmek istediğiniz insanlar hem Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ihanet etmişler ve hemde O’nun pak ve masun soyunu katl etmişlerdir. Sizler gerçektende vicdanen rahatmısınız? Yarın yani maşerde O’nun huzurunda rahat bir yüzle O’ndan şefaât dileye bilecekmisiniz.? Lütfen gerçektende bir cevap veriniz?...


Bugün Aşura’da... Yaş’a boğulan gözler !...

Cibril var haber ver sultan-ı enbiya’ya ,
Düştü Hüseyin atından sahra-yi Kerbela'ya

Aşıkların şehadetnamesi imzaya sunulur bu gece,
Yarın aşıkların kanıyla bu çöl kan deryasına dönecek!
Mustafa’nın torunları yan yana otursa da bu gece ,
Yarın bu topluluk Zehra’nın kalbi gibi perişan olacak!

Sarellah’ın çadırı dim dik dursa da bu gece ,
Yarın düşmanın eliyle eyvah yerinden sökülecek!
Kur’an sadaları asumanı çınlatsa da bu gece,
Yarın bu çöl el aman! el aman nidalarıyla dolacak!

Susamış Asgar anne koynunda yatar bu gece,
Yarın, Ya Rabb! Yatağı sahra kucağında olacak!
Çocuklar naz uykusunda geçirse de bu geceyi,
Yarın kaybolanlar eyvah dikenler altında aranacak!

Rukiyye’nin altın küpesi kulağında sallanır bu gece,
Yarın, eyvah, eyvah! kulağından sökülüp alınacak!
Abbas olsa susamış topluluğa bekçi bu gece,
Yarın Alkame ırmağı kenarında, kolsuz saki olacak!

Kasım Âl-i Mustafa gülistanın ziynetidir bu gece,
Yarın atından düşecek bu selvi, eyvah ra’na olacak!
Ali’nin yeri sıcak anne koynudur bu gece ,
Yarın, pak bedeni gül misali payimal olacak!

Sarellah’ı sarmış olsa da ashab ve yaran bu gece,
Yarın, Fatima’nın azizi tek ve yaransız kalacak!
Dinin şahı, Süleyman mührüdür bu gece,
Yarın sarban eliyle bu yüzük, yağma olacak!

Allah’ın sırrı baş, yatar eteğine Zeyneb’in bu gece,
Yarın Huli’nin enisi, Nasara manastırına yol bulacak!
Korkarım yer ve gök tersyüz olsun ey Hisan,
Yarın çünkü Zeyneb’in esaretnamesi imza olacak!

(Ehli Beyt şairi Hisan’ın Farsça divanından tercüme edilmiştir.)

Kuran ve Ehl-i Beyt araştırmaları olarak 10. Muharrem ayının matem olarak özel bir çalışma yapmamızın gerçek yönü müslüman halkların üzerindeki gerçek olmayan olayların vuku bulması idi. O’nun içinde bu çalışmalarının devamında gerçek bir islami devletin kuruluş şeklinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın ve O’nun can arkadaşı yoldaşı olan İmam Ali (a.s.) mucadelerinin vahiy doğrultusundaki çalışmalarıyla özdeşleşmesi olmasıdır. Sizlerde bunun bilincindesiniz ki, 10. Muharrem’de sadece ve sadece İmam Hüseyin (a.s.) Muaviyenin oğlu ve takipcisi Yezid’in amansız bir huncarca şekliyle katlimanın gerçekleştirdiği ve bununda müslüman halkların üzerinde bir oyunların oynamasının uyduruk hadiselerin yaratılmasıyla ört baş etmek istemeleridir. İster araştırmalarımzda olsun isterse değişik halklardan büyük şair halk ozanların, dervişlerin dile getirmiş olduğu beyitlerde olsun yeteri kadar dile getirilmeyen mazlum ve masun İmam Hüseyin (a.s.) matemini dile getirmek yetersiz olmuştur. Bizde azda olsa çam sakızı çoban armağanı bazı ustadlarımızın beyitlerini dile getirmeyi uygun gördük..


Düştü İmam Hüseyin Atından!...


Zalimler el vurup hep şemşir-i canrübâ’ya
Kasdettiler serâpa evlâd-ı Mustafâ’ya
Devran olup müsâit ol kavm-i bîheyâ’ya
İslam döndü bîdâdî serhadd-i intihâya

Kimler eder tahammül ya Rab bu iptilâya
Âmâc edip vücüdun bîn nâvek-i kazâya
Düstü Hüseyin atından sahra-ı Kerbelâ’ya
Cebrail var haber ver sultaı Enbiyâ’ya.

Cûş eyleyip belâya manend-i mevc-i tûfân
Keşiti Ehl-i Beyt’i kıldı şikeşt ü vîrân
Maktul olup serâser ashâb-ı âli zîşan
Yektâ oldu ol meh çün âfıtab-ı rahşân

Her yandan etti savlet hınzîr-veş Yezîdân
Sertâbepâ vücudun zahm eyleyüp kızıl kan
Düştü İmam Hüseyin atından sahra-ı Kerbelâ’ya
Cebrail var haber ver Sultan-ı Enbiyâ’ya.

Ashâb-ü âlinin hep kibâri ve sigari
Bir bir kılup önünde azm-i huzûr-î Bârî
Dilteng edip susuzluk tâ arşa oldu sâri
Ezvac-ı tâhiratın feryâd-ı bîkârları
Her yüzden etti tazyik a’dâ o şehriyârı
Âhir çıkup elinden dâmân-ı ihtiyârı

Düştü İmam Hüseyin atından sahra-ı Kerbelâ’ya
Cebrail var haber ver Sultan-ı Enbiyâ’ya

Yârân edip serâpa mest-i mey-i şehâdet
Meydanda kaldı tenha ol mihr-i evc-i hâcet
Bu hâl olup adûya sermâye-i cesâret
Etrafın aldı birden ol kavm-i pür cahâlet
Yetmiş iki yerinden mecruh olup nihâyet
Bundan ziyâde harbe Hak vermeyüp icâzet

Düştü İmam Hüseyin atından sahra-ı Kerbelâ’ya
Cebrail var haber ver Sultan-ı Enbiyâ’ya

Ol şâh-ı dinpenâhı tenha görünce düşman
Etti hücûm-u savlet şiddetle her taraftan
Bir hâle vardı âhir saki hadeng-i âhen
Manend-i kasr-ı cennet cisminde oldu rûşen
Envâ-ı yârelerden her canibinde revzen
Kâzım olup nihâyet bîtâb harb ederken

Düştü İmam Hüseyin atından sahra-ı Kerbelâ’ya
Cebrail var haber ver Sultan-ı Enbiyâ’ya

                                 Kâzım Paşa.


Ve yine büyük halk ozanlarından olan değerli Kâzım Paşa’nın bir beyiti ile İmam Hüseyin (a.s.)’ın Kerbelâ’da katliamının dile getirilişi. Yazan. imam Dikmen